
Umursamasakta çoğu kez bu hayatın gerçeğini, ölümle yüzleşince bir yerlerde düşünüyoruz yine de... Nasıl düşünmeyelim ki, yaşamda tutunmaya çalıştığımız birşeylerimiz hep var, olmalı da belki! bizi hayata bağlayan bir şeyler... Ailemiz, eş-dost-çocuklar, dünya malı, sevdiklerimiz, seveceklerimiz... Dünyada ne kadar da çok şey biriktiriyoruz! Ama bir gün geliyor hepsi ardımızda 'yaşanılmış bir hayat' olarak kalıyor. Bizim için, 'bizim' olmaktan çıkıyor.
Kader için çok şey söylenir ama aslında az bir kitap karıştıran insan görecek ki, öyle karmaşa bir kavram yok ortada. Kaderimiz, yaşadıklarımızın bir yansıması. “Kaderimiz önceden yazılmış biz de yaşıyoruz” muhabbetine girmek istemiyorum. Çünkü çok bayağı ve basit bir düşünsel yaklaşım gibi geliyor bana.
Peki hata yapabilecek bir fıtratta yaratılan insan, yanlış yapma gibi bir lükse sahip değil midir?
“Evet hepimiz hata yapabilir, günahlarla karartabiliriz kalbimizi” dediğinizi duyar gibiyim.
Bir dönem üzerinde kafa yorduğum bir soruydu bu. Merak ettiğim aslında kaderi bir kavramdı bunu biliyordum ama nedense kabul etmekte zorlanıyordum. “Ben günah işleyebilecek şekilde yaratılmışsam, birde kader denilen alın yazım belliyse, yazılı bir yerlerde duruyorsa, neden günahlarım için azaba çarptırılayım ki” gibi bir çok insanın içinde olup ta, dışa vuramadığı bir soruyu çok defalar sordum kendime. Uzun süren okuma ve araştırmalarım sonucunda çok şükür bu soruma tatmin edici cevaplar bulabildim. (Bediüzzaman'ın Kader Risalesi, bence bu alanda yazılmış en iyi eser. Kafanızdaki tüm soruları izale ediyor.)
'iyi insan' olmakla ölüm arasında nasıl bir bağ var ki! Konum bu değil aslında ama 'iyi insan' olmanın bu sorunun merkezinde olduğunu düşünüyorum. Sorularımıza cevap vere vere bir yaşam sürüyoruz aslında. Hayata bir defa geliyoruz ve yaşamanın en iyisini ortaya koyabilmeliyiz ki, dünyadan göçüp gittiğimizde ardımızdan 'iyi insandı' diye anılabilelim. Aslında umursadığım bir olgu değil bir cenaze namazında “nasıl bilirdiniz?” sorusuna “iyi bilirdik” şeklinde verilen bir cevap! Ardımda ne bırakabildim, insanlık için neler yaptım-yapmayı planlıyordum? Buna verilebilecek bir cevabımız olmalı ki, yaşamı dolu bir biçimde devam ettirelim ve 'iyi'ce sonlandırabilelim.
Hafta sonu İstanbul'un büyük camilerinden Fatih Camii'ne yolum düştü. Tam kafamda ölümle ilgili sorular toplanmaya başlamıştı ki bir cenaze namazına rastladım. Evet buna katılmalıydım ve öyle de yaptım. Sonrasında ölenin ardından bir köşede ağlaşan bayanların varlığı, cenazeye katılan bir avuç insanın sessiz bekleyişi, ölümün soğuk yüzünü derinden yaşayan insanların varlığı ve benim derinlere dalıp, 'sonra'yı düşünmeye başlamam…
Koca cihan padişahı Fatih hemen yanımızda yatıyor. Neler neler yaşadı ulu sultan bu dünyada. Ve zamanı geldi, O'da ayrıldı yeryüzünden! “Cihan padişahı olsan da gideceksin” uyarısıyla ayrılıyorum Fatih'den…
'Şeb-i Arus' demiş Hz. Mevlana o ayrılık gününe!
Epeyce düşündürücü…
Ölüm ve insanın en mutlu anlarından biri 'düğün günü!' Karşılaştırma tam böyle. “Ölüm günüm düğünüm” demeyi ne kadar isterdim…
Yaşamımızın her anında 'iyi' olmak için çırpınmalı; asla ümidimizi kaybetmemeli, hayata sımsıkı sarılmalı ve 'Şeb-i Arus' ilan edebilmeliyiz o günü, ölüm gününü…
420 defa okunmuş
Yönetici
26 Temmuz 2011 / 19 : 02
1 yorum