
Kitapta hikaye gayet iyi kurgulanmış. Bizim değerlerimiz açık açık olmasa da anlatılmış bir nebze. Diana’nın, annesinin ölümünü yok oluş olarak algılayıp bir yere koyamaması ve bunalımlar yaşaması; sonlarda ise artık güllerle bile konuşabileceğini algılayarak dinginleşmesi, ruhunu eline alması güzel bir kurguydu. Kitabın sonuna kadar güzel bir akış var, son bölümde büyük bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. Okumayanlar için içeriğe çok girmek istemiyorum. Okudukça düşüncelere daldım ve hepimizin aslında ikizi Mary’i arayan birer Diana olduğumuzu fark ettim. Hepimiz bir şeyler aramıyor muyuz? Arıyoruz ve aradıklarımızı her seferinde bulamayabiliyoruz… Bazen kendimizi bile bulamıyoruz. Unutuluyoruz yada unutuyoruz. Yok sayıyoruz en gerçek şeyleri bile… Bazen kendimizi yok sayıyoruz bazen de zaten kendimiz çoktan yok olmuş oluyoruz. Yaşamımız sürüp giderken ne de çok şeyi unutuyoruz, unutulmaması gereken... ‘Ellerimizin Sahibi’ni unutmak bizi ellerimizden etmiyor ama unutulmuşluğa yüz tuttukça; yavaşça, farkına varmadan kendimizi unutuyoruz aslında... Unuttukça, insan daha da derinlere doğru dalıyor farkında olmadan. Bedenimize saplanan ufak krampları gözmezden geldikçe, bir bakıyorsun, büyük bir bilinmezlikte, derinliklerde, baş edemeyeceğimiz büyüklükte dalgalarla boğuşuyoruz ve çoğu kez o dalgalar içinde yitip gidiyoruz, yeniliyoruz.
Kuyulardaki Yusuf’unu dileyen, Yakup bekleyişlerindeki bizlere; Eyüp’ün sabrı, Yunus’un teslimiyeti, İsa’nın şifa üfleyen nefesi ve Son Elçi’nin merhameti gerek. O kadar muhtacız ki merhamete, suyun içinde nefessiz kalan birinin canhıraş bir şekilde kendini yüzeye savurması gibi buna muhtacız. Yaratılanı sevmenin ibadet olduğunu unutalı da çok oldu. Ama hatırlama zamanı şimdi..
Elleri ve ayakları olmayan ama etrafına gülücükler dağıtan bir insanı hatırlarım yolum üzerine çıkıp duran! Ondan nede çok alacağım dersler var aslında. Benim durumumda olan birine göre bir çok şeyi yokken, hayata nasılda gülümseyebiliyor, dünya hayatı ile dalga geçer gibi etrafını gülücük yağmurlarına tutabiliyor... Bu manzaradan daha iyi bir tablo çizen olmadı o bildiğiniz ressamlar içinde. Da Vinci eminim benim görmüş olduğum bu ‘gülümseyen bir adam’ silüetini görmüş olsaydı, yaşama daha ayrı bir gözle bakacaktı. Hz. İsa’nın havarileri ile yediği ‘son akşam yemeği’ni tablolaştırmak yerine, bu hayatın en gerçekçi fotoğrafını çizmekle bir ömrünü geçirecekti.
Yaşadıkça görüyoruz çok şeyleri aslında. İstanbul’un en sevdiğim köşelerinden olan Çamlıca’nın o en enfes resmini yudum yudum içime çektikçe, çok defa benim de resim yapasım gelmiştir. Sonra ise hemen bu duygumdan vazgeçerim! İstanbul’u, Çamlıca’yı çizmekle içimde karartmak istemem, olduğu gibi sevsem daha iyi. Çünkü ruhumun en derin noktalarında o müstesna bir köşe, cennete açılan bir kapı gibi duruyor hep... Şimdi, kalbimizi ‘Sahibi’ne adama zamanı.
Durağan bir yaşamdan çıkmanın yollarından biri bu. Şimdi, bize hiç bir şey yapmadığımız halde, hiçbir ücret istemeden ‘eller veren Sahib’i tanıma zamanı… Şimdi, ‘Sahibimiz’le hemhal olma, O’nda özlerimizi birleştirme, O’nda yok olma, vahdet-i vucuta erme zamanı. Şimdi, ‘kalbimizin sahibisin’ hitabımızı, kalbimize indirme zamanı. Çünkü kısacık dünya yaşamının sonrasında, istesekte istemesekte O’nun istediği yere döneceğiz! Üzgünüm ama yaşamımızdan nice dakikaları hep boşa harcıyoruz. Geri gelmeyecek olan zamanlarımızı toplasak, yepyeni ikinci bir hayat yaşarız herhalde. ’Sahibimiz’den dileğimiz, bizi ‘kayıp gül’ümüzden, yani bizden ayırmaması...
527 defa okunmuş
Yönetici
26 Mayıs 2011 / 23 : 31
0 yorum