Yakup Tutum - Kişisel Web Sayfası
Babam, hayat, özlem, acı

Babam, hayat, özlem, acı

Hiç bir şey yazamadım, kaç ay oldu. Ne kadar hayatın içindeysem de; aslında bir o kadarda dışındayım, herkesin, her şeyin. Babamın vefatı ile hayatımda bir kesinti oluştu. Akıp giden ırmağın bir engelle karşılaşıp, yol değiştirmesi gibi ya da baraj olup, olduğu yerde durması gibi, durdu yaşamım sanki!


Duygularım, düşüncelerim, her şeyim sanki bir an kesintiye uğradı. Şimdi daha duyarsızım, daha umarsızım. Kimseye anlatamadığım büyük bir dert oldu içime. Kimse de umursamadı zaten bunu. ‘Hepimiz öleceğiz’ denilmesi basit bir kendini avutmaktan başka bir şey değildi. Hiçbir cümlenin beni teselli etmediğini ise ben biliyorum.

Bir mesaj bana büyük bir moral vermişti o günlerde sadece. İstanbul’dan, canımdan çok sevdiğim biri, cep telefonuma gönderdiği bir mesajda özetle, “bu acı gününde yanında olamasam da, kalbimde olduğunu bilmeni istedim abicim”. Beni teselli etti mi, kısmen, o anlık evet.  O anlarda dünya yıkılsa diyeceğim cümleyi biliyorum: “Sen ne diyorsun yaa, benim babam yok artık. Bana ne dünyanın geri kalanından.” Bütün dünyam babam değildi elbet ama o olmadan çok şeylerim eksilivermişti. Nedense herkeste olduğu gibi, hiç de beklemediğim bir anda gitmişti bizim dünyamızdan. Nedense hep, hiç beklenmedik anları bekler ölüm!

---

Yazmanın büyüsüne kapılıyorum zaman zaman. Bu büyü öyle bir etki yapıyor ki bende, vazgeçilmez yaşam kaynaklarımdan olan su ekmek gibi ihtiyaç duyuyorum yazmaya. Yazmasam sanki ölürüm gibi geldiği çok olmuştur. Bu yazıyı kaleme alırken olduğu gibi…

Yazar değilim. ‘Yazar gibi’ görünme heveslisi bir tanıdığım, yazmaktaki amacının herhangi bir iddia olmadığını, sadece içinden geçenleri döktürdüğünü söylemişti. Böyle yazan biri acaba bir Necip Fazıl, bir Yahya Kemal, bir Selim İleri ya da ne bileyim en basit gördüğümüz bir yazar kadar bile olabilir mi? Sanmıyorum. İdealsiz yazarlık nasıl bir şey merak etmiyor değilim!

Hayatımızda o kadar çok sürprizlerle karşılaşıyoruz ki; bazen, ‘hayat’ denilen sürdüregeldiğimiz ‘o şey’in bir sürprizler silsilesi olduğunu düşünüyorum. ‘Tanrı zar atmaz’ demişler, doğru bu ama biz kısıtlı aklımızla, Allah’ın bize neler sunduğunu bilemiyoruz! Dolayısıyla hayat ‘sürpriz’ adını alıyor, en azından benim dünyamda.

Bir gün daha yaşarsam bu sürpriz midir peki? Bence evet. Çünkü çevremizde dünya yaşamından ayrılanları görüyorum sürekli. Onlar için sürprizler bitmiş, her şeyin ayan beyan göründüğü hayat ortaya çıkmış oluyor. Dünya yaratıldığından bu yana kimseye verilmeyen bir şeyi, ölüp dirilmeyi çok isterdim. Neler oluyor, nasıl bir his ölüm? Ortaokul yıllarımda duyduğum,  Hz. Peygamberin bir ifadesinden uzun günler ürperti duyduğumu hatırlarım hala; “vücuttan yukarıya doğru bir dikenin çekilmesi gibi, ruhun bedeni terk etmesi…”

O’nun yardımlarına muhtacız her daim… İnsan ne yaparsa onun karşılığına mahkumdur ama Allah dilemezse de, bir yaprak dalından düşemez.

Bir yaşam felsefesi olmalı insanın. Mevlana’ya kavuşup, onun ruhuyla bütünleşmek için illa Şems olmak gerekmiyor.  Hepimiz Mevlana olabiliriz. Onun ruhunu yaratanla bizim ruhumuzu yaratan aynı Zat çünkü. Ruhlar, bizim müdahalemiz dışında varlıklarla iç içeler. Hiç birimiz ruhumuzu görmüş değiliz ama varlığını biliyoruz. Allah’ın yaratma sıfatı ruh olabilir mi? Yani görünen bir şey olsa ruh, Allah’ın sürekli bir yaratışına şahit olabilirdik. Bunu ise kaldıramaz aciz cismimiz, cahil aklımız.

Doğadaki yaratılışı bile açık gözle göremiyoruz. Elma dalında beliriyor, ama kimse, onun nasıl büyüdüğünü, nasıl çekirdekten bir cisme dönüştüğünü göremiyor. Yaratılış an be an durmadan devam ediyor her şeyin bizzat kendisinde.

Babamın cenazesini yıkayan müftü kardeşinin sözleri hala kulaklarımda: “onca cenaze yıkadım ama ilk kez bu kadar etkiledi beni. Karşımda yatan bir beden var ama hiçbir kıpırtısı yok”. Sanıyorum, hep babamın bedenini hareket halinde gördüğü için, adeta bir taş gibi, hiç bir hareketsiz oracıkta yatıyor halde görmesinden şaşırmış olmalı.

Bir gün varız sonraki gün yokuz. Babamı kaybedince çok daha yakın gördüm ölümü insana. Dün babamı arayıp sesini duyabiliyorken, şimdi önümde yatan bir bedeni hala var ama dünya bomba olup patlasa onun bir kılı kıpırdamayacak. Nasıl bir şey ki bu ruh, ya da Allah’ın dünyadaki sürekli devam eden yaratması, onu hareket ettiriyor. Onun bedenindeki yaratışını durdurunca, beden cansız kesiliyor.

---

Suskunluğumu bozup, içimde birikenleri bir kenara bırakıp, babamı mı yazmalıyım acaba! Bu kimi, ne kadar ilgilendiriyor ki. Yazıp gözyaşlarımın sel olup akmasına izin mi vermeliyim yine. 

Ölüme kesin bir dille inanan biri olmama rağmen, çok acı verdi bana bu ayrılık. Onun bulunduğu yere bir daha gitmemeyi bile düşündüm ama ailemin diğer fertleri orda yaşıyordu. Onlardan koparamazdım ruhumu.

Zormuş bir babayı kaybetmek. Ne kadar kendimi toparlanmış göstermek için çabalasam da, ya içim! Ya ruhum, ya ağlayan kalbim… Onları tatmin edemedim aylar geçmesine rağmen. Hafızamı kaybetmeyi çok isterdim. Hiç bir şeyi hatırlamamayı geçmişe dair. Her şey bir anda silinip gitseydi keşke. Babamla geçen dakikalarım bile gözüm önünde belirmeseydi her an. Ama olmuyor işte her isteğimiz. Güçlü belleğim benimle babamı hiç ayrı düşürmüyor…

Unutamadığım anılar o kadar çok ki. Unutmak mümkün olmuyor çabalarıma rağmen. Anılar yaşamıyor ama! Daha ufacık bir çocukken, ufacık ellerimi tutup beni kuaföre götüren bir adam yok şimdi. Ne yaparsam yapayım, o hastane odasından kalkıp gelmeyecek benim yanıma.

Annemle olan evliliği sonrası uzun yıllar çocuklarının olmayışı… Aradan geçen onca yıl sonra, (tam olarak anımsayamıyorum, 10 yıl kadar olmalı) ilk çocuk benim dünyaya gelmem… Bir mutluluk kaynağı olmuşum ki sormayın. O günleri anlatırken bile ağlardı babam, sevinçten tabi ki.

---

Üsküdar’dan Eminönü vapuruna binmiş, havalimanına doğru giden biriyim, 8 Şubat Pazar günü, akşamüzeri. Vapurda Burç Fm’den sevgili dostum Cihat ile karşılaşıyorum, onunla boğazın serinliğine dalıp giderek çay içiyoruz. Ama ona söylemiyorum babam rahatsız onun yanına gidiyorum diye.

Pazartesi sabah hastanedeyim. Yatırıldığı bölüm ve görünen manzara durumunun ciddi olduğunu gösteriyor. Her yerinde iğneler takılı, hayatımda en korktuğum iğneler. Bırakın onca cihazı, bu iğneler bile insana büyük acı verir. Bunu, yüzünden, bakışlarından hissediyor zaten insan. Büyük bir acı var şimdi tüm bedenini kaplamış. Oysa ne de hassastı vücuduna karşı. En ufak şeyde kendine bakardı hemen. Ama şimdi elini bile zor kıpırdatıyor. O gür sesi bile ancak fısıltı gibi çıkabiliyor dudaklarından. Birkaç ay gibi kısa bir zaman diliminde, bir hastalık insanı bu kadar bitap, tanınmaz duruma düşürür mü? Evet düşürüyormuş.

Sonraki 2 gün boyunca hep bu acıyı çekti. Sürekli “bu aletleri çıkarın” dedi durdu. Tabi ki acıları dinsin isterdi kim olsa onun yerinde ama bağlı olduğu cihazlar olmasa, hayata tutunamayacağını söyleyen doktorlara da aldırış etmek istemiyordu hiç! Meğer onun acılarının dinmesi, bizim büyük bir acıya gark olmamıza bağlıymış!

Biliyordu artık o yataktan kalkamayacağını. Bunu bilmese hiç, “herkese, tüm tanıdıklarıma hakkımı helal ediyorum” der miydi fısıltı halinde. Belki de tam tersi, düşüncelerini bilemiyoruz ki! Belki sapasağlam oradan çıkacağını, tekrar ailesine, sevdiklerine kavuşacağını düşünmüştür. Hangimiz düşünmeyiz, talep etmeyiz ki bunu! Ama çıkamadı işte, olmadı.

---

11 Şubat 2009

Saat 17:25 civarı.

Yatmış olduğu hastane odasında…

35 yılı aşkın süre hep yanı başında olmuş annem, artık onun yanından çıkarılıyordu doktorlar tarafından. Çünkü ne doktorların, ne de cihazların yapacağı bir şey kalmamış. Bedeni ayaklarından başlamak üzere soğumuş, ruh yavaşça bedeni terk etmiştir, kardeşinin başucunda okuduğu Yasin’i tekrar ede ede… O an işte annemin ilk ayrılığıydı babamdan. Ayrılıklar hep hüzün verir ya, gözyaşı bırakır ya geride; annemin de gözlerinden sel olmuş akıyordu yaşlar.

---

Hiç morga gittiniz mi bilmiyorum. Ama gidilmeli. Cesetlerin bulunduğu yere kadar genelde uzun bir koridor yürünür. O koridorda yürürken, hiçbir yerde duymadığım konular duydum. Ölümün kokusu bu bence. Olur mu ölümün kokusu, olur. Bilemiyorum, sormadım o kokular dünyanın başka herhangi yerinde duyulabilir mi! İhtimal vermiyorum. Sadece o hastanede her gün en azından 10-15 ceset gidip geliyor o koridorlardan. Ölüm meleği sadece o binaya bile ne kadar sık uğruyor, hatta orada sürekli, görevi başında…

Dimdik ayakta görmeye alıştığınız insanı, bir beyaz bez içinde kıpırtısız görmek; bu en acı olanı sanıyorum. Sana sarılmasına alıştığınız adam, şimdi bir beze sarılmış kıpırtısız yatıyor. O manzara insana tüm bildiklerini anlıkta olsa unutturuyor. Ne desen boş orda. Şimdi gözlerin bile suspus, sadece yaşlar kalıyor geriye o koridorlarda…

Babası, annesi, kardeşi ve daha önce vefat etmiş yakınlarıyla yan yana yatıyor şimdi Kaynaklar Mezarlığı’nda. Dünyaya dair onca istekleri, onca yapacakları geride kaldı. Hepsi bitti. Tüm sıkıntıları, gözyaşları sona erdi, tüm meşakkatleri geride bıraktı.

En derinden bir inançla inandığı Allah’ı rahmet eylesin, öbür alemi aydınlık olsun.

Bir daha hayatımda olamayacak olan, babamın Ruhuna Fatiha.

2009

 

247 defa okunmuş247 defa okunmuşYöneticiYönetici31 Temmuz 2011 / 18 : 4131 Temmuz 2011 / 18 : 410 yorum0 yorum
» Yorumlar | Yorum Yaz
Adınız:
E-Posta:
Web:
Yorum:
  • Yorum yazarken kullanabileceğiniz kodlar
  • <b>kalın yazı</b> - kalın yazı
  • <i>yatay yazı</i> - yatay yazı
  • <u>altı çizili yazı</u> - altı çizili yazı
  • Messenger vb. ortamlarda kullanılan ifade kısayollarını yorum yazarken kullanabilirsiniz. Örn. :) :D gibi
  • UYARI! Küfür, argo kelimeler vb. içerikli yorumlar onaylanmadan silinmektedir.
Yakup Tutum - Kişisel Web Sayfası