Yaza doğru ilerlediğimiz şu günlerde, dün akşam hayli geç bir saatte, Çamlıca’dan Beylerbeyi’ni hedefim yapıp, aşağı doğru süzüldüm. Bir yokuş yol ama ben iniyorum. Randevuma 1 saat kadar zamanımın olması, beni yürümeye itekledi sanırım. Birde yokuş aşağı olunca gideceğim yer, ne işim olur araba ile…
İlk kez iniyorum bu sokakları yürüyerek. Beylerbeyi tarafını gözüme kestirmişim, ilerliyorum yavaş yavaş. Boğaz köprüsünün yanan ışıkları beni kendine mest ediyor. Bu kadar yakın mesafeden ve adeta kuş bakışı bir şekilde daha önce görmemiştim.
Yol boyunca ilerliyorum bu müthiş manzara eşliğinde. Film setleri için en güzel plato burası olsa gerek, müthiş çekim açıları keşfettim. Arkada boğaz ve köprü manzaralı en iyi görüntüler sanıyorum bu mevkiden alınabilir. İlerledikçe ve aşağılara doğru indikçe manzaranın kaybolmaya yüz tutması beni biraz üzmüş olsa da, ilerliyorum. Güzel güzel evler, yalılar, ahşap binalar, yol boyunca bana eşlik ediyorlar. Yalnız değilim. Sokaklarda köpekler dolaşıyor. İlk başta eski bir hatıram güzümde canlanıyor ve ürperiyorum bu sakince dolaşan hayvanları görünce. Ama korku yok içimde zerrece.
Yol boyunca neler düşünmedim, neler hissetmedim ki! Küf kokulu tarihi ahşap yalıların yanından geçerken, çocukluğuma gittim. Babamın ellerimden tutup bir yerlere götürmesini düşledim. Mezarından kalksın, yanımda bitiversin istedim ama nafile. Annemi düşündüm. O ne şefkat Allah’ım. Evimizin hemen dışında, ateşte patetes kızartması yapıp, elimiz yanmasın diye bunu ince, ufak ağaç dalına dizip bize verdiğini gördüm bir an sanki.
Neler görmedim ki kısacık zaman diliminde. İlk okul 1. Sınıfı rahmetli dedemlerin yanında okuduğumu hatırladım mesela. Ufacık bir çocuğun anne ve babasından ayrı düşmesinin etkisiyle mi bilemiyorum ama okulu sevemedim hiç. Okulu sevmesem bile, okumaya tam manasıyla aşık bir insanım. Okumadan geçirdiğim her anım, boşa geçtiğini düşündüğüm zaman dilimlerimdendir.
Ama ben bu sessiz ve yalnız yol boyunca seni düşündüm en çok. Ne yapayım olmuyor sensiz. Belki yapayalnız bu sokaklara beni düşürende sensindir. Senden ayrı düşsem bile, sen benim iliklerime kadar sızmış, adeta bende ‘ben’ olmuşsun. Küllerini savuralı daha çok olmadı ama bilesin ki, senin küllerinden bir ben daha doğamam. Küllerini savurduğum sen, beni de öldürdün gidişinle. Savrulacak külüm bile kalmadı bilesin…
Sahil boyu ilerledikçe, gideceğim mekana varmış oldum. Çengelköy’ündeki Tarihi Çınaraltı, koyu bir sohbet eşliğinde, demli bir çay kıvamında bizi bağrına basıyor gecenin bu ilerleyen saatinde…
Ey koca çınar. Zamana meydan okuyan dallarını, desteklerle ayakta tutabilse de vefasız insanoğlu, sen kim bilir kollarının altında ne güzelliklere şahitlik ettin. Kim bilir ne güzel dostluklar kuruldu senin serinliğinde ve kim bilir ne geceler geçirildi bir bardak çayın sıcaklığında…
Zaman amma hızlı akıyor, bu saatler hiç durmaz mı?
İstanbul’um… En şirin semtlerinde nice çirkinlikleri saklayan beldelerin en güzeli. Andolsun ki, hep seveceğiz seni ve sende olanları. Kıyamet kopsa bile, biz ancak senin kollarında vaad olunan yerimize gireceğiz. Sensiz olur mu cennetin bir tadı ve sensiz geçer mi hiç sonsuz bir zaman!
Cennet bile ancak seninle vatan olur bana… Allah’ım, beni ‘canım’dan ayırdın, bari cennetinde eyle ve oradan ayırma…