
Bu kulaklarıma ağıt gibi gelen kemanı dinlerken, aklıma bir adam düştü, bir adam… Bir adam vardı. Biz onu hep gözyaşlarıyla hatırladık. Konuşurken ağlardı, ağlarken bizi de ağlatır ve kalbimize kırık mızrabı ile öyle bir dokunurdu ki, dünya üzerindeki tüm dertleri bu adam çekiyor derdik… Zaman ne kadarda hızlı geçiyor değil mi? Onu İzmir’de bir kolejde göreli kaç yıl olmuş. İlk gördüğüm anı anımsıyorum da, bakışlarıyla kalbime öyle bir dokunmuştu ki, emin olduğum bir şey var, dünya yüzeyinde böyle bir bakışı benim kalbime savuracak bir başka zat yoktur. Bakmıyordu sanki, benimle konuşuyordu, dediklerini anlıyordum ama hayret ki dudaklarıyla söylemiyordu söyleyeceklerini... Kalbinden kalbime söylüyordu. Daha sonra çalıştığım radyonun yayın yönetmeni, ‘kendime o kadar yakın görüyorum ki’ derdi hep O zat için… Bir şeyi daha tekrar ederdi arada bir, ‘eminim çevresindeki insanlar onu anlamıyorlar ve çok yalnız…’ ‘Ağlama karanfil’ diyen adam kendi ağlıyordu sürekli. Belki de ‘ağlama karanfil’ diyebilmek için ağlaması gerekiyordu. Tarih göstermişti ki, karanfillerin ağlamaması için birilerinin ağlaması gerekiyordu… Ne gariptir ki, insanları güldürmeye çalışmış kim varsa geçmişte, kendileri hep ağlamış, acı çekmiş, keder ve yalnızlık dolu bir hayat yaşamışlardı… ‘Susadım karanfil çöllerde kavrulan toprak gibi’ diyen binler için birileri ağlamalıydı ve öyle de oldu…
Şimdi biz de ‘aldırma söylenen o sözlere, sen dağıt etrafa mis kokunu, umudu, sevgiyi, özlemlerini ve hasretlerini’ diyoruz hasretle… Düşünüyorum da, ne kadarda yalnız yaşıyoruz her birimiz dünya da… Bakmayın çevremizdeki büyük kalabalıklara, sevenlere, sevmeyenlere… Aslında çok yalnızız. ‘Beni anlamıyor kimse’ diyen o kadar çok insan var ki sokaklarımızda…
Bunu diyen herkes elbette yalnız değil ama anlaşılmamak da bir yalnızlık değil midir?
500 defa okunmuş
Yönetici
26 Mayıs 2011 / 23 : 35
0 yorum